Reklam Alanı

Yahudilerin ayini: İnsan kanıyla yapılan, kutsal çörek

Yahudilerin ayini: İnsan kanıyla yapılan, kutsal çörek

Öncelikle, meseleye daha iyi vakıf olmanız adına alıntılar yapmadan önce size işin özünden bahsedelim. Bu sözde dini ritüele göre;

Her yılın belli bir zamanında, gayri yahudi birisi öldürülüp parçalara ayrılarak kurban edilmesi ve kanının kurutulup, çörek yapılmasıdır. Yapılan bu çöreğe katılan kan ile birlikte çöreğin adı; '' kutsal çörek '' adını alır.Bu çöreğin cinsel iktidarsızlığa iyi geldiğine inanan Yahudilerin olduğunu ileride vereceğimiz kaynakta göreceksiniz.


Türkiye'de de son yıllarda bu tarz cinayetlerin yaşanması ve bu cinayetlere adı karışan ailelerinde Sabetayist veya Yahudi kökenli olması, insanı içten içe kuşkulandırıyor. İnsan düşünmeden edemiyor, acaba Türkiye gündemine oturan bu cinayetlerde, parçalara ayrılanların kanından da kutsal çörek mi yapıldı ? Münevver'in katili ve geçtiğimiz aylarda intihar ederek öldüğü duyurulan Cem Garipoğlu'nun, parçalara ayırarak canice katlettiği Münevver Karabulut cinayetinde, akıllara hep bu soru işaretleri geliyor. Üstelik iyice tetkik ettiğimizde Münevver'den önce de sonra da bu şekilde hunharca katledilen kişilerin olduğunu ve katil zanlılarının hep gizli Yahudi ailelerin fertleri olduğunu görüyoruz

Sabetayizm konusunda detaylar için: bknz: ( http://bit.ly/1KKSIaJ )

Bu resim, 1698 - 1710 yılları arasında Yahudilerin Pesah (hamursuz) bayramında yapacakları ekmekte kanlarını kullanmak için öldürdükleri Hristiyan çocuklar yansıtılıyor. Ayrıca resmin detaylarında iğneli fıçı da var

Hamursuz Bayramı nedir ?

Pesah , Fısıh veya Hamursuz Bayramı , (İbranice:פסח Pesah) bir Yahudi bayramı ve festivalidir. Mısır’da kölelikten kurtarılan antik İsrailli’lerin göç hikayesini anar. Pesah, Yahudi takvimindeki Nisan ayının 15. günü başlar, bu tarih Kuzey Yarım Küre’de bahara denk gelir ve bayram 7 veya 8 gün kutlanır. Yahudi bayramları arasında en çok kutlanan bayramlardan biridir.

Pesah sözcüğü İbranicede “geçmek veya atlamak” anlamında bir kökten gelir. Yahudi inanışına göre, Mısırlıların ilk doğan çocuklarını öldürmeye gelen Tanrı’nın Yahudi evlerini atlamasını simgeler. Pesah ayrıca bu bayramda Kudüs’teki tapınakta kurban edilen kuzuya verilen addır. Bu bayram Bahar Bayramı olarak da anılır. Pesah’la ilgili en belirgin gelenek Yahudi evlerin “Hamets”ten (mayalı hamur) arındırılmasıdır. Bu, Yahudilerin Mısır’dan aceleyle çıkarken ekmeklerinin mayalanmasına bile vakitleri olmadığını hatırlamak içindir. Ayrıca insanların içindeki “şişliğin” (kendini beğenmişlik, gurur) simgesel olarak çıkarılmasıdır.

Pesah’ta yenilen buğdaydan yapılmış mamulün adı “Matsa”dır (hamursuz). Matsa mayasız ekmektir, un ve su karışımını çok çabuk pişirerek yapılır. Yahudilerin Mısır’dan kaçarken aceleyle pişirdikleri ekmek budur. Pesah’ın ilk gecesi Yahudiler aileleriyle birlikte, kendilerine hürriyetin önemini ve “köleliğe hayır” dediklerini hatırlatan, pek çok ritüelin uygulandığı bir yemek yerler. Bu bayramın diğer önemli bir mesajı da bütün yabancıları evine kabul etmektir, çünkü bu onlara atalarının Mısır’da yabancı olduklarını hatırlatır. Bu yemeğin adı, İbranice anlamı “düzen” olan “seder”dir çünkü bu gece Yahudilerin hikâyesi belli bir düzen’de anlatılır. Pesah yedi gün sürer. Baştaki ve sondaki günler çalışmak yasaktır. (vikipedi)

Hamursuz bayramı ve mayasız ekmek yapımı

Masum bir bayram gibi duruyor olsa da, yukarıda yazanlar bize yansıyan ve sadece kısmen anlatılmış bir bölümdür. Dört Gönül Bayramı ve Kuzu Bayramı olan, halk arasında ise Mum söndü olarak bilinen ritüelde, durum tıpkı böyledir.Halk arasında konuşulsa da pek inanılmaz.Ancak, bu sapkın adet alevilere değil, alevilerin içine sızmış olan Sabetayistlerin bayramıdır.Mum söndü gerçeği için; bknz.http://bit.ly/1yixVpT )
Türkiye'de, bu gerçekler her ne kadar pek bilinmese de, bu vâk'alar gerçektir.Avrupa'da bununla ilgili kitaplar yazılmıştır.Bu kitaplardan bir tanesini, sizlere örnek gösterelim.

Ariel Toaff'ın yazmış olduğu; '' Pasque di sangue / Ebrei d'Europa e omicidi rituali (Avrupalı Yahudilerin, ritüel cinayetleri) '' adlı eseri, bu konu üzerine yazılmıştır. Kitabında,Yahudiler tarafından Katolik çocukların öldürdüğünü ele almıştır.Ayrıca Yahudilerin, sözde dini ritüel için, atmıştan fazla cinayet işlediklerini belirtmiştir.

Yahudilerin ayini: İnsan kanıyla yapılan, kutsal çörek
Ariel Toraff

Aşağıdaki tablo, Ariel Toraff'ın bu kitabından alıntıdır.Tabloda cinayetlerin, tarih ve yerleri belirtilmiştir.

Yahudilerin ayini: İnsan kanıyla yapılan, kutsal çörek

Şimdi meselenin ana hatlarına vâkıf olduğunuza göre, kitaptan alıntılar yaparak işin özünü anlatmaya başlayalım. Bu konuda yapacağımız alıntılar, Necip Kîylani'nin; '' Yahudi'nin kanlı böreği '' adlı eserindendir.Olayları anlatmaya şöyle başlanıyor;

Şam’dayız. Bin sekiz yüz kırk yılı başları...

Dâhi kumandan, Kavalalı Mehmed Ali Paşanın oğlu Kavalalı İbrahim Paşa kuvvetlerinin işgalini izleyen günlerdir. Yani Şam’ın Mısır idaresine boyun eğdiği ve bu muzaffer ordunun valisi uyanık kişi, Şerif Paşanın velayetine girdiği dönem...

Her Şam’lının çok iyi tanıdığı meşhur semtte, Yahudi Mahallesindeyiz. Bu mahallede dolaşırken, gözümüz sık sık, Yahudi çocuklarına kadın ve erkeklerine ilişiyor. Bir birine omuz vermiş iki katlı evleri de dikkatimizi çekiyor. Özellikle küçücük ve alçak kapılarından tanıyoruz. İnsan bu kapılardan başını eğmeden içeri giremez. Yan yana birden fazlası da sığmaz. Yani gizli mahzene giden delikleri andırır. Sokakların birçoğunda ise, baştan başa dükkânlar sıralanmıştır. Bazısında, ekmek ve benzeri yiyecekler satılırken, bazısı da altın ve mücevheratla doludur. Bir kısmı ise, rengârenk kumaşlar ve dokumalarla leba-lebdir. Bir de bakarsın hemen bunların yanı başında, kereste satan koca bir han, onun dibinde ise, Yahudilerin dini vazifelerini rahatça icra etmekte oldukları Fransız havrası yükselir. Havranın bitişiğinde de, «Berber Salamonun» yeri... Bu adamın girip çıkan müşterilerinin çoğu da Yahudidir. Salamon ise, son derece lafazandır. Tatlı nükteler yapar. Tıraşta, Avrupalıları taklit eder. Sakal tıraşı ve tüyleri ütüleme de hep Avrupalı yöntemleri kullanır ve becerir...

Salamon esasen, kan almada da, isim yapmıştır. Bu işte üstüne yoktur yani... Sık sık dükkânını kapatıp çantasını omuzuna vurduğu gibi, bazı hastalan tedavi anlamında kan almak için mahalleye dalar. Salamon’un en çok önem verdiği budur, yani hiçbir evden boş çıkmasın; ne tür hasta olursa olsun, ondan kan alsın... Onun için de, her uğradığı hastaya, her şey bir yana, mutlaka bir kan aldırmasını tavsiye eder; bunun zaruri olduğunu bildirir. İsterse bu hasta zafiyet geçirmiş, kansızlığa müptela olsun. Hatta müzmin ishalle kıvransa da... Salomonun iki sevgilisi vardır: Para ve kan manzarası!.. Kan alma sanatı ona işte bu iki zevki bir arada tattırır. (Syf: 5-6)

Şam’daki bu Yahudi mahallesinde, aşırı derecede zenginliği ve geniş ticaretiyle her yana şöhret salmış olan «Herârî» ailesi de oturmaktadır. David Herâri’nin evini tanımayan da yoktur. Bina yeni yapılmıştır. Etrafa büyüklük, zenginlik ve üstünlük İlan ediyor sanki. Mesela pencerelerindeki ipek perdeler İlle dikkat çeken yönü. Gıpta edilen bir özellikte bembeyaz rengi... Bu güzel köşkün pencere ve kapı aralıklarından yüzlerini gösterip, yumuşak ve nağmeli seslerini işittiren güzel kadınlardır asıl dikkati çeken; gençlerin hayalini karıştırıp, erkeklerin kanını başına sıçratan şey...

Bu mahallede oturan meşhurlar da var. Yahudi hahamlarından «Moşe Eb’ul-Âfiye» ile Moşe Selanikli bunların. başındadır. Birlikte havraya gidip gelirler, mahallede hep onlar görünür. Varlıklarıyla etrafa heybet ve saygı aşılar; Yahudi din adamı olmanın gereği olarak, esrarlı ve güvenli kişilik yansıtmaya çalışırlar..

Yine bu Yahudi mahallesinde, eğlendirici, bazen de komik şeyler göze çarpar: Mesela bir sürü ipsiz genç, ya da Kavalalı Mehmed Ali Paşanın askerleri bu mahallede dolaşır. Girip çıkan, yolda giden kadınları adeta göz hapsine alırlar. Yiyecek gibi iştiha ile bakar, hatta hafif sesle bazı müstehcen sözlerle sataşırlar çok kere...

Bazen bu sataşmaların açığa vurulduğu da olur. Ama bunlar sarf edilirken, kızaran yüzlerinden utançları ve endişeleri de belli olur... Bu kötü hâle zorlayan şey de; Yahudi kadınlarının adaba uymadıkları, kurallara önem vermedikleri. Belki de, bu tür laf atmalara başlayış; güzelliklerinden ve kendilerine duyulan arzudan söz edilmesinden çok hoşlandıkları kanaati iledir. Bu konuda bir sürü de hikâyeler anlatılır. Yeni yetmeler, birbirine aktarır dururlar bu masalsı şeyleri. Bu kadınların ahlak dışı davranışlarını ballandıra ballandıra ve her naklinde yeni ilavelerle çoğaltarak anlatırlar... Bu garip kanaati da Yahudilerin mal gözlü oluşu destekler adeta... Çünkü Yahudiler, kazanmayı ilk hedef bilir ve onu da hangi yolla olursa olsun elde etmeğe çabalar. Onun için, bize göre gârib olan bazı davranışlar, onlarca tabii karşılanabiliyor. Mesela, bir gencin, gözüne Yahudi güzeli ilişince, cebindeki paralarla oynayıp, şakırdatarak, kadını kendine çekmeğe çalışması, altınları göstererek, ona hoş görünmek istemesi aslında Yahudi erkeklerin gururunu incitmesi gerekir. Ama bu durumda kadından çok erkekler etkilenir. Aklı başından gider adamların. Artık kadına sataşmayı görmezlikten gelir de, gencin dükkânlardan birine yönelmesini ve bir şeyler satın almasını sağlamanın yolunu arar. Bu yüzden de, kadın bir yakını bile olsa, o gençle uygunsuz ilgisine göz yumar. (Syf: 6 -7)

Şam’da Tom Baba’yı da tanımayan yoktur. Ya da meşhur olan unvanıyla, «Padre Tomaso»yu. Bu kişi Sardunyalı bir Papazdır. Aslen İtalyalıdır. Ama Fransız tebaası olarak bilinir. En az otuz yıldır da Şam’da yaşamaktadır. Yaşı elli beşleri çoktan aşmıştır. Ama hala dinç ve canlı görünümdedir. Yahudiler, Hristiyanlığa karşı geleneksel düşmanlıklarına rağmen onu beğenir ve çok sevgi gösterirler. Hatta meşhur Yahudi tüccar David Herari, Tom Baba’yı en yakın dost edinmiştir. İçtikleri su ayrı gitmez. Son derece camimi arkadaş olmuşlardır, öyle ki; beraber gezerler, beraber oturup konuşur, dinî ve dünyevi meseleleri tartışırlar. Birlikte Türk kahvesi içer ve birbirlerine, misli görülmemiş övgüler döktürür, iltifat eder ve birbirini başkalarına saygınlıkla tanıtırlar.. Tom Baba’mn hayatı da, bir küçük manastırda, hizmetçisi Abram Ammar’la geçmektedir. Üçüncü bir kişi yoktur. Sade, sakin ve sıkıntısız, üzüntüsüz bir halde yaşarlar. Tom Baba’nm meşguliyeti; okumak, ibadet etmek ve hastaları tedaviden ibarettir. (Syf: 10-11)

Kimse, David Herari’nin şöhret, şahsiyet ve etkinliğini inkâr edemez: O, Yahudi din adamları arasında; ibadeti, akide sağlamlığı ve Yahudi ahlakı yönünden örnek hüviyettir adeta. O yüzden de tüm hahamlar onu saygı ve ihtimamla karşılarlar...Yine, Yahudi mabetlerini koruma, onları tamir, boya-badana, tertip-düzen yönünden her yıl restore etme hususunda da zenginler için numunedir.Hem de zenginliğinde ve ticari başarısında da hayrandır herkes ona: Ticaret sezgi ve bilgisinde ona ulaşan yok. Hiç bir ticari girişiminde başarısız olduğu görülmemiştir zira...

Bu ticari dehası onun için sanki gizli anten görevi yapar. Onunla, yakında ne olacağını ve hangi malın kıtlık ve sıkıntısı başlayacağını sezer. Hemen depolar o malları. Piyasada ne kadar varsa alıp saklar. Kıtlık başlayınca da hemen nar azar sürer karaborsaya. Fiyatlar alabildiğine yükselmiştir tabii ve fahiş fiyatla satar..
Bu yeter mi, hayır. Bu zat sadece bu iki alanda değil, üçüncü alan, yani siyaset ve idarede delili İncidir: Konsoloslar ve Sefirlerle de içli dışlı- «Teklifsiz konuşur. Yönetici kadrolarla da dostluk kurmuştur... Kimsenin malı veya bilgisiyle üstesinden gelemediği bu tür problemleri de «David» üçüncü gücüyle kolayca çözer... Yine ayrıca, iyi bir aile reisidir ve ailesinin tüm fertlerinin dizginleri de elindedir... Güzel karısı Kamilya da, evlatları veya hizmetçileri de, onun çizdiği hayat planından bir milim sapamazlar.

Hasılı ne yandan bakarsan, hangi konuda düşünürsen düşün, bu adam her hususta ustadır. Hayatının genel ve özel tüm ünitelerini profesyonelce düzenler ve aksatmaz... Ama bunun yanında, güzel karısı Kamilya’nın nasıl bir çıkmazda olduğunu da kimse hesap edemez... Bu disiplinli ve sıkıcı hayattan nasıl bir sıkıntı çekmektedir tahmin edilemez.O neşeli ve hatta şen görünüyorsa da; kanatları kırık kuş gibi, emrivakiler karşısında, hiçbir şeyi değiştirmeğe gücü olmayan, ama bütün bu ezikliklerini, açmazlarım da gizlemeyi deneyen bir bunalım içindedir. Çünkü, her şey bir yana; kocasına göre çok genç. Adamın elli beşi aşan yaşına karşın, otuzuna henüz girmiştir

David üst düzeyde arkadaşlarını evine davet ettiği zaman herkes, aile içinde kadınlar arasında Kamilya’yı nadide bir çiçek gibi algılıyor. Göreni büyüleyen o güzelliği ve yüreğe işleyen gözleriyle herkesin dikkatini ve ilgisini çeken genç kadının üstündeki apaçık hüzün çizgilerini de kimse kaçırmıyor. Herkes onun renkli cazibesine kapılıyor, çevrelerinde dolaşırken, konuşurken, otururken; hep raks edercesine, herkesi kendisine seyirci bırakıyor. Herkes onunla konuşmak istiyor, söz atıyor, göz atıyor, onunla neşeleniyor. Ama o bu aşırı alakalar karşısında mahcuplaşıyor, bu tür karşılaşmalardan yılıyor, ama bu toplantılar da durmadan yineleniyor, kalabalıklaşıyor... 

David ise, onun evden bir an için bile ayrılmasına tahammül edemiyor. Tek başına, babasının evine gitmesine bile müsaade etmiyor. Arkadaşlarına, hatta bitişik komşusuna bile birlikte giderlerse gidiyorlar, yoksa yok... Her toplantıdan önce de ona sıkı tembihlerde bulunuyor: Kimseyle dans etmeyeceği; konuşmasını bile uzun sürdürmeyeceğini öğütlüyor. Kim olursa olsun; isterse falan Konsolos veya filan Sefir bile olsa... İşin garibi de kadının, ondan nefretine ve bu baskılarından bunalmışlığına rağmen; isyan etmeden, her davranışında uzun hesaplarda bulunuşu ve kocasının nasıl karşılayacağını ölçüp tartması... Görünüşte, kocasına itaatli, muhabbetti ve halinden, yaşayışından son derece memnundur. Ama içinde tüm bu yaşantıya kin ve nefret taşıyor. Ve bu tezatlı hayatın arka planında bir tehlikeli durum var. O da güzel kadının, ailenin erkek hizmetlilerinden genç «Murad Vital» ile olan ilişkisi... Murat ise, kadının kocası için adeta sır kâtibidir. Adamın nerede ve kiminle ne ilişkisi varsa iğneden ipliğe biliyor, hayatının an-an seyrini izliyor. Nerede ne zaman kiminle bulunacağını nefsi gibi seziyor... Hasılı Kamilya bile bu gencin, kendi kocası hakkındaki bilgisine sahip değil. Murat, her hususta itaatli ve her işte de beceriklidir.Bu arada bir de Yahudi kızı var, Herari’nin evinde. O da Murat gibi gözde bir hizmetçidir. Adı da «Ester». Henüz on dokuzuna basmış. Murat ile aralarında, beş yaş kadar fark var. Murad'ın gayesi onunla evlenmekti. (Syf: 18-19-20)

David birgün karısına.:
— Bugün Beyrut’a gideceğim Kamilya, dedi. 

David’in her sefere gidişi ona bir ferahlık getirdiği ve bu tür uzaklaşmaları hasretle beklediği halde kadın heyecanla seslendi:
— Ne kadar geziyorsun. Beni hep yapayalnız bırakıyorsun. Sensiz hayat zehir oluyor bana...

Adam yaşlı gözlerine ve mahzun yüzüne bakarak mırıldandı:
— Beni bu kadar mı çok seviyordun?..

Üzüntüsünden patlayacak hale gelen kadın, içini kemiren nefreti sevgi gibi takdim ederek, üsteleyerek konuştu:
— Seni Zalim seni!. Evleneli yıllar geçtiği halde, hâlâ benim sana olan aşkımı tanıyamadın mı? On üç yıl bir ömürdür David!..

Aslında içi; onunla geçen günlerinin hapisten daha sıkıcı olduğunu, azap ve ümitsizlik içinde geçtiğini fısıldıyordu. Gizli fısıldadı yine:
— Elli beşindeki adam, sense gençliğinin doruğundaki kadın...» 

Ve adama dönüp, ellerini boynuna doladı. Çocuğun babasının boynundan asılmasını andırıyordu görüntü... Gözlerinde de çocuk safiyeti, konuştu adama:
— Senin yanında bulunuşum bile bana yetiyor. Gönlüm dopdolu oluyor... Bizim bağlılığımız esasen, organizmanın da üstünde, maddi arzuların ötesinde...

İşte bu sözler adamın içini burkmuştu. Çünkü burada kendisinin bedeni gücünün hafife almışı ve o yöndeki zaafını ifade vardı... O anda gençliğinin hayaline daldı. Grup vaktindeki garip burukluk doldu içine. Gençlik elden gitmiş, gün sönükleşmiş, kış korkusu ürpertmişti ruhunu. Acımasız geçen ömrün, aldırmadan çatan kış mevsimi... Ve mırıldandı içinden:
— Sen hâlâ güçlüsün ne yazık...

Kadın yalan söylüyordu. O da bunu çok iyi biliyordu. Ve adam bu temelsiz konuşmanın mümkün olduğu ölçüde erken bitmesini istiyordu. Dudaklarında yalancı bir gülümsemeyle konuştu:
— Üzülme sevgilim. Beyrut’ta bir haftadan fazla kalmam. İnşaallah, daha bir sıhhat ve afiyetle dönerim.

Ve alnındaki terleri silerken devam etti:
— Orada, yani Beyrut’ta bir tür çekirdek varmış. Diyorlar ki, onu öğütüp süt veya şerbetle karıştırıp içince eski gençlik ve iktidarını veriyor, insana...

Kadın utanmış ve mahçub olmuş rolünde, suçunun bağışlanmasını istercesine mırıldandı:
— Benim bütün beklentim sensin. Sağ-salim dön, yeter. Sen bana yetersin...

Adam bir an daldı ve yine konuştu:
— Haham Moşe Ebul-Âfiye bana diyor ki; senin gücünü kazandıracak tek ilaç «Kutsal Çörek» tir. «Fash Bayramı çöreği» yani!..

Kadının eklemleri çözülür gibi oldu. Yüzü morardı. Aceleyle sözünü keser gibi konuştu:
— Vallahi, bu sözü tekrarlama sakın. Sana yakışmıyor ve ben korkuyorum...

Adam ısrarla tekrarladı:
— Bu, Talmut’un emrimi endir. Karıcığım; unla Hristiyan kanını karıştırarak yapılır... Ve fakat aniden sözünü değiştirdi:,

— Vay anasını, neler söylüyorum... Bu tür sözleri saklamalıydım. Gerçekten tehlikeli. Hem de çok tehlikeli..

Kamilya yalvarırcasına ekledi:
— Ben, bunları senden duymak bile istemiyorum. (Syf: 20-21-22)

Kamilya, kocası yokken Murat Vital ile kaçamak yapmayı aklına koymuştur.Murad'dan bunun teminatını da zorla almıştır.Evin rutubetli ve tozlu odasında Murad'ı beklemeye başlamış olan Kamilya, Murad'ın geç kalmasına sinirlenmiş, ayrıca beklemekten sıkılmıştı.Etrafında eski Talmud nüshaları vardı.Bunlardan birini eline alarak okumaya başladı:

«Tur Sesleniyor.»

Bu elin ulularından Yakob’un eseriydi. Bu Yahudi liderlerinden biriydi. Görüşleri ise, dini konularda rağbet görüyordu... Nihayet güzel kadın, 158. bende ulaşmıştı. Bu bendin özü şuydu: «Yahudi olmayan biri kuyuya düşse, bir Yahudiye, onu oradan çıkarmaya kalkması haramdır. Yine bir Yahudi Ta- bib’e îsrailoğlu olmayan (ümmilerden) birini, ücretli bile olsa ciddi manada tedavi etmesi helal olmaz. Ancak, ya işini bitirmek; ya da bütün malını elde etmek imkânı varsa, o zaman hoş görülebilir. Bir de bu mesleğe yeni başlamışsa, öbür milletler üzerinde deney yapmış olmak bakımından izin verilebilir. Hatta bu durumlarda, parasız tedavi bile caizdir!..»

Kamilya beklemekten sıkılmıştı ve biraz daha devam etti okumaya;

'' Bir Yahudiye, başka milletlerle yaptığı sözleşmede, yeminine ve sözüne bağlı kalması asla yakışmaz. Çünkü bu iş, tıpkı hayvana söz vermek gibidir. Eh, hayvana karşı yapılan yemin muteber değildir tabii. Yahudi, Hristiyanla da sözleşmek zorunda kalınca; onu gayri vaki, «keenlem-yekûn» yani almamış sayar. Mal konusu da böyledir. Yahudi ile Yahudi olmayan arasında bir mal hakkında tartışmaya bile lüzum yok. Çünkü Hristiyanın malı da canı da esasta Yahudinin malıdır. Mutlak tasarruf Yahudinindir. Talmut uyarınca bu onun için bir imtiyazdır, onu istediği gibi kullanır. ''

Murad'ı beklerken sinir krizleri geçiren Kamilya, onu hem cezalandırmak istiyor, hemde bunu yapmaya ve onu cezalandırmaya kıyamıyordu. Devam etti okumaya;

Banker Kroner dedi ki; «Talmut der ki, bir Yahudi şehvetine hakim olamadığı takdirde ona teslim olmalıdır. Ama bunu, dinine zarar vermeyecek tarzda, çok gizli yapmalıdır. Nitekim Talmut da, Banker «Rabi» ve Banker «Nahnıan» gibi birçok haham ismi de örnek verilir. Onlar bir şehre gidince; orada kendilerine birkaç günlüğüne teslim olacak kadınlara ilan çıkarırlardı. Yine Talmut’ta geçtiği üzere: Banker, «İyazer» de böyleydi. O dünyanın kadınlarını sıradan geçti. Bir seferinde bir güzel kadının nefsini teslim için sandık dolusu altını istediğini söyledi. Adam sandığı sırtına alıp yedi ırmak geçerek kadına kavuştu. Yine Talmut’ta, geçer ki; bu haham ölünce, Yahova gökten seslendi: «İyazer ebedi hayata erdi!..»

Kamilya bu ilginç emirleri, hayretle tekrar tekrar okudu. Nasıl olur da bu ifadeler, Yahudinin kutsal kitabında bulunur da, kendisinin haberi olmazdı? kocası bunlardan hiç söz etmemiş, sadece «Kutsal Kan çöreği»nden bahsetmişti... (Syf: 26-27-28)

«Ben şu pis heriften öyle tiksiniyorum ki, tarifi zor...» Bu, Berber Salamon’un Yahudi dostlarının yanında, hep tekrar edip durduğu ifadedir. Bununla da, kimseyi değil, sadece Tom Baha’yı kastediyordu. Bu nefretini de arkadaşları ve dostları önünde özellikle de Murat Vital, yani şu Herari ailesinin genç hizmetçisine vurgulayarak söyler. Haham; Musa Selanikli ile Musa Ebülafiye’nin yanında da övünç eseri olarak açıklardı bu duygusunu. Bu papaza olan düşmanlığını, bir dini havaya büründürmeyi denerdi. Çünkü, Talmud’un emri gereği, her Yahudi, her Hristiyana düşman bilmek, ondan tiksinmek zorundaydı. Onları putperest saymak, malını ve kanını helal saymak ta Yahudiliğin icabındandı. Daha öteye giderek ve Talmud’un öğretisi olarak, onları hayvan ve vahşi yaratıklar olarak görürler. Berber Salamon da bu çizgide duygular ifade ederdi. Evet ama asıl sebep bu dini yöntem ve duygudan öteydi. Berber Salamon Tom Baba’ya işi açısından düşmandı. Tabii, hakiki düşmanlık, papazın, sağlık konusundaki rolünden ötürüydü. Çünkü Berber Salamon, tıraşçılığından çok, kan almak ve iptidai metotlarla bazı çocuk veya büyüklere ilaçlar tavsiye etmekle tanınmıştı. (Syf: 31)


Papaz Padre, (Tom Baba) Yahudi Mahallesini ortadan kesen caddede ilerliyordu. Altmışına yaklaşmış olmasına rağmen adam hâlâ dimdik yürüyor. Kırmızımtırak çehresinden mutluluk akıyordu adeta. Halk, her yerde onu saygıyla selamlıyor; o da tatlı gülümsemelerle her birini cevaplandırıyor... Bazen de eliyle teşekkürlerini takdim eriyor. Çok daha özel ve- de fazla ilgi gösterenlere son derece nazik ve okşayıcı sözlerle karşılık veriyordu... Evet herkes Padre Tomaso’nun bu mahallede oturmadığını biliyordu. Hatta Şam’a bile sığmadığını her yerde ayni tanıklıkla dolaşıp durduğunun farkındaydı. Kendisinin gezindiğine karşılık, Şam topraklarının her kesiminde de aranan adamdı.Böylece selâmlaşırken bir de uzaktan David Herari’yi gördü Papaz. Onu da tebessümle selamladı. En yakın dostuydu David. O da halk nezdinde temiz ve üstün kişiliği ile tanınmıştı. Hatta, «Namuslu Yahudi» diye anılırdı. David, Tom’u karşıladı. İki elini yana açmış, kucaklayacak gibi yaklaştı. Kucaklayıp sevgiyle yanaklarını ve sakalını öptü. Padre ise bu ilgiyle coşmuştu, «Dostum ve sevgilim David» diye söyleniyordu. David’in arkasında da seçkin Yahudiler adeta kuyruk olmuşlardı: Haham Moşe Ebul’afiye, Haham Moşe Selanikli, Aron, İzak ve Yasef Herari biraderler ile Yasef Linyado...

Haham Selanikli esprisini kondurdu:
— Senin dostluğun da korkutucu bir dostluk. Tom Baba, korkuyoruz ki, bu sevginiz, David’i dininden çevirecek... Size aşırı sevgisi alıp sizin dininize sokacak onu...

Padre, «Hepimiz kardeşiz, mesele yok» diye cevap verirken, ötekiler samimi ve coşkulu kahkahayı bastılar. David bu sefer:
— Tam da vaktinde geldin dostum. Bizim bir çocuk var, çiçek aşısı olacak, dedi.— Ne kadar mutluyum ki; çantam yanımda. Ayrıca bazı ilanlarım da var, onları da havranın kapısına asmak istiyordum.

David aceleyle yönlendirmek istedi.
— Hele önce şu çocuğu bir aşılıyalımda. Bir de çay içme fırsatı buluruz inşallah. Sohbetiniz bereketiyle gönlümüz de ferahlar. Doğrusu sizinle buluşunca coşuyorum, bir daha da ayrılmak istemiyor canım...

Heyet yürüdü. En önde Padre ile David ve iki büyük haham yürüyordu. İşte böyle, hayret verici bir dostluktu bu; Mesih’in son yatsı buluşmasından beri, asırlarca süren, iki din arası amansız düşmanlığın yerini ciddi bir dostluk almıştı, âdeta...

Heybet ve saltanat telkin eden topluluk, David’in daracık kapısından eve girmişti. Dar ve karanlık koridoru da geçtiler. Yeni bir sahanlığa döndüler... Şimdi, Padre için deniz coştu, dalgalan alevlendi ve aniden ateş deryasına dönüştü dense, yeriydi. Çünkü o sevgili dostu, o salih Yahudi David, birden bire tuhaflaşmış; güzelliği çirkinliğe, sevgisi canavarlığa dönüşmüş. O sakin ve saf hali korkunç bir şeytanlığa inkılap etmişti... Onun üzerine parçalayacak gibi atılmış, yakalayıp sarsmıştı. Bu inanılacak şey miydi... Padre gayri iradi mırıldandı:

«Ne oluyor, neden?..» Ama David hiç bir karşılık vermedi. Padre etrafına bakındı, adamlara sorar gibi yaptı: «Aniden bu adam’a anormallik mi geldi, anlayamıyorum?..» Ama saniyeler içinde Padre iplerle bağlanmıştı. Harekete imkânı yoktu. Ve fena halde de sıkıntı ve acı duymaya başlamıştı. Nazik vücudu eziliyordu yer yer... Suratı mosmor olmuş, mırıldanıyordu: «... Siz de David’e yardımcı oluyorsunuz yahu!..» Ve Padre başım kaldırdı, gözlerini açtı, olanca gücüyle bağırdı:
— Rüyada mıyım, uyanık mıyım? Muhterem dostlar! Yani bana ne yapmak niyetindesiniz?


Haham Selanikli alaylı cevap verdi:
— Mahkeme önüne çıkacaksın...— Ama şakanız ağır doğrusu. Ne sizin, ne de benim kişiliğimle bağdaşır türden değil, haniyâ...
— Sen bizim Hristiyanlığa dönmemize inandın ve bunun için uğraştın, değil mi?


Gözlerinde, yüzünde, korku ve ıstırap çizgileri yayılan Padre:
— Ama biz, hiç kimseyi bu konuda zorlamayız. Herkes hürdür. Herkes istediği dine inanır. Dinin kapısı böylece herkese açıktır.. Çağrımız kurtuluşadır, hidayetedir... Mesih efendimiz bize böyle emretti.

Oradakiler çılgınca kahkaha atıyorlardı. David ise;
— Çok güzel, öyleyse bizim dinimiz de senin kanını dökmeyi emrediyor. Söyle bakalım; itaat mi edelim isyan mı?... diye garip soruyla karşıladı.

Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi ve Padre konuştu:
— David, sen hep alay ediyorsun.

Haham Selanikli ise cebinden bir küçük kitap çıkardı ve:
— Eh, buyur öyleyse, Talmut’tan okuyalım. Hristiyan kanıyla yoğrulmuş «Kutsal Çörek» ifadesini okuyalım birlikte.

Ve Haham birkaç satır okudu, Padre’nin gözleri hayretten gerilmiş, yüzlerde dolaşıyordu. Kirpiklerinden de korku ve ızdırab yaşları süzülüyordu. Sakalı titremeğe başladı ve mırıldandı:
— Beyler! Siz tehlikeli bir oyundasınız. Ve büyük bir fitne kapısı aralıyorsunuz. Ben bu kötü gelenek üstüne bir şeyler işitmiştim ama asla inanmamıştım. Bu Tevrat’ın ifadesi olamaz. Belki bazı mutaassıp hahamlar, insanlığa kininden ötürü uydurmuştur bunları. Doğrusu dini mecrasından çıkarmışlar. Hem, ben sizden hiçbirinize asla bir kötülükte bulunmadım. Düşünün, adam öldürmenin, dinde de, örfte de kanunda da yeri yoktur...

Bu sefer de Haham Moşe Ebülafiye girdi söze:
— Bizim, kendi dinimizde, senin irşadına ihtiyacımız yok. Bu kan akıtma ise, Firavun diktasındaki İsrailoğullarınm «Fash Bayramı» nda evlerinin kapısını, kuzu kanıyla boyamalarının anısıdır.

— Ama değerli birader; Tevrat, Mesih gelmeden nazil olmuştu. Firavun tahakkümü ise çok daha önceydi. Peki henüz bulunmadıkları bir dönemin belasını nasıl edip de, Hristiyanlara iletiyorsunuz. Buradaki yanlışlığı en basit bir akıl bile sezebilir.

Haham Selanikli atıldı:
— Bizce kan dökmenin üç nedeni var: Başta, bizim, Hristiyanlara nefretimiz ve hayvan derecesinde saymamız. Onları putperest kabul edip, öldürülmelerini mübah kabul etmemiz var. İkinci olarak, bu işlemin bizi Allah’a yaklaştırması inancımız. Üçüncü olarak da; Hristiyan kanının bazı gizli konularda sihir etkisinin bulunmasıdır...

Bu son ifade karşısında, David’in jetonu düşmüştü özellikle; çünkü; güzel karısı Kamilya önünde erkeklik yönünden yenik düşmüştü. Hristiyan kanıyla yoğrulmuş kutsal çörekle eski gücüne, kaybolan gençliğine döneceğini hatırlamış; bu idamın kendisine hayat kazandıracağı, dünya-ahiret bir çok fayda sağlayacağı nedeniyle, neşelenmişti. Ve yine istihzalı konuştu:
— Bizi bağışla, aziz peder!..

— Bana hıyanet edip, Allah’a karşı geleni affa gücüm yetmez.

— Aziz peder, bizim adetimiz, Kudüs’ün yıkılışına ağlamaktır.

Padre başını önüne eğdi. Dünya zindan olmuştu. Kestiremiyordu, ne yapacağını. Ölüm eşiğinde, ürperti içindeydi. Din adına bir günah işlediği mi oldu diye kendisini hesaba çekti.Padre bu anda bir tür ferahlık hissetti ve başını semaya kaldırarak, iltica ve gözyaşıyla niyaza yöneldi ki, yine David’in sesini duydu:
— Biz Nasîrî (Mesih) nin çarmıha gerilişini hep törenlerle anarız. Nasîrî gerçek Mesih değildi. Hey 'Peder, gerçek Mesih gelecek, bizim ertelediğimiz bir günde gelecek. Ve seni keserken de haber vereceğiz... Ve diyeceğiz ki; işte Nasirli sahte nebiyi de böyle becerdiler... Yakında, bir çek Hristiyan azizi; atlara, develere binip gelecek ve gerçek Mesihi karşılayacak ve bize itirafta...

Tom Baba bütün gücüyle haykırarak sözünü kesti:
— Sizi gidi yalancı kâfirler!..

Haham Ebulafiye ise;
— Ağzını bağlayın, sesi çıkmasın, dedi. Ağzı bağlanınca da, Haham Selanikli ekledi:
— Talmut der ki; adaletin gereğidir, her İsraillinin öz eliyle kâfirleri öldürmesi. Çünkü, kim kâfir kanı dökerse, Allah’a yakınlık kazanır...

Herari’nin köşkündeki kadın-çocuk tüm aile halkı evin kuzey yanındaki bölüme gönderilmişti. Ancak öteki bölmede neler olacağını biliyorlardı ve sessizce sonucu bekliyorlardı. Bir gözcü ise onlar adına dinlemekteydi dehliz yönünü... Kurbanlığın acı feryadını duyunca da yerinden fırlamış ve gönlündeki kin ve sıkıntı, yerini yüzündeki çılgınca sevinç çizgilerine bırakmıştı. Nefesi boğazında düğümlenerek haykırdı:
— İniltiye kulak verin. Sevinin ve kahkaha atın!.. Def çalın ve raks edin. En güzel dini besteleri okuyun. Bu apayrı bir gün, hayatımızın en güzel bayramı...

Bir de, David Herâri’nin karısı Kamilya’mn fırlayıp ipek şalını savurtarak oda ortasında dans ettiğini görünce tüm ev halkı dehşet içinde kalmıştı. Hem dönüyor hem de elleriyle tempo tutuyordu. Deflere uyum yapıyor, çocuklar da, ne olduğunu bilmeden, sadece geniş odadaki şenlik havasına kapılıp zıplıyorlardı.. Kadınları taklit ederek onlar da dans etmeye çabalıyor, gülüşüyorlardı. Yahudi evlerinde, şarkı söyleyip dans etmek yadırganacak bir iş değildi. Çünkü tüm Şam’lılar, Yahudilerin çeşitli nedenlerle evlerinde işret alemi düzenleyip, içip eğlendiklerini bilirdi. Bu tür haykırışlar, def, dümbelek sesleri, şarkılar ve neşideler hep duyulagelirdi Yahudi mahallesinden. Hatta son zamanlarda Avrupalıları taklit ederek, evlerinde bazı temsiller, gösteriler; kadınlı erkekli eğlence günleri de tertip ediyorlardı. Ayrıca, mahallede bütün evler Yahudilere ait olduğundan, David’in evindeki coşkunun, şüphe uyandırıcı bir tehlikesi de yoktu. Zaten bu şarkı ve çığlıklar da, bu evde boğazlanacak kurbanlığın sızıltısının işitilmemesi için planlanmıştı. Böylece ne imdat çağrısı, ne de bir inilti çevrede duyulmayacaktı. Bu bir perdeleme hareketiydi yani...David, hizmetçisi Murat Vital'i Salomon'u çağırması için gönderdi. (Syf: 40-47)


Plandan ve yapılacaklardan haberdar olan Berber Salamon, şu an neden bu derece ürküyor? Hizmetçi Murat Vidal’in kalbi neden çırpınıyor böyle. Dahası mı; bu işin başı olan Hahamlar niçin tereddüt ve endişe belirtiyorlar. Sanki onların her birinin gönlü: «Hayır...» diyor ve bu olaya katılmayı reddediyor adeta...

Garip değil mi; adamlar bunu bir dini vecibe ve hem çok büyük bir ödev, diye mırıldanırken, Talmut’un çağrısı ruhbanların tebliği olduğunu birbirlerine empoze edip dururken bocalıyorlar. Eğer bu iş, dini bir emir ve eylemse, nedir bu tereddüt ve üzerlerine çöken korku?.. Adamı kıskıvrak bağladıkları halde, her biri ötekini teşvik ediyor, işi bitirmek için acele eder görünüyor ama bir türlü hiç biri elini uzatamıyor... Bunlardan biri de hala dükkânında oturan Berber Salamon. Göğsü daralıyordu Salamon’un, hizmetçi Murad'ın kendisine doğru gelmekte olduğunu görünce, yerinden fırlamış, mırıldanıyordu:
— İnşallah iptal ettiniz meseleyi..

Muratsa, korkusunu yenerek, cesur görünmeğe çalışarak;
— Efendim seni acele çağırıyor, dedi.
— Kim? diye anlamazcasına sorunca, genç gözlerini dikerek:
— David, dedi. Murat yutkundu ve devam etti: Adam çarmıha gerilmiş durumda. Ağzı da bağlı. Kıpırdayamaz halde sımsıkı bağlı. Artık bu işin dönüşü yok...

Salamon sahte gülümsemeyle cevap verdi: «Seninle geliyorum öyleyse!»
— Hayır. Sen tek başına geleceksin.
— Sana bir şey söylemek istiyorum.
— Nedir o?
— Hizmetçi Abram Ammar yine geldi ve ikinci defa Tom Babayı sordu...

Murat boş bulunarak; «Nerde o,» diye sordu. Salamon'sa, meşhur Yahudilerden birinin evini gösterdi:
— Şu yana. Ve ona, Tom Baba’nın orada olduğunu söylediler. O da koştu gitti... Eh o da, Papazın akibetine kendi ayağıyla koşmuştu. Murat; ellerini şaplatarak; «Her şey istenene göre ilerliyor. Ama korkunç!..» dedi.

Salamon acı acı güldü:
— Sen de yakında sevgilinle, yani Ester ile evlenirsin. Yoluna fedakârlık edilecek dilber doğrusu... (Syf 50-51)



David tekrar, bağlı bulunan Padre’nin önüne dikiliyor, ağzındaki bağı açıyor. Konuşturmak istiyor yine. Bunca dostluk ettiği kimseye manevi işkence de vererek zevklenmek niyetinde.
— Ne yapmak istiyorsunuz?

— Yok bir şey, Tom. Sadece soruşturma...

— Ben hıyanet kokusu alır gibiyim.
Güldü, dalga geçti ve döndü:
— Biz dostuz Tom!
— Ama dostlar arasında bu uslüb, gariptir...

— Daha nice vakitler var ki Tom, dost-dostu, kardeş-kardeşi tanımaz.


— Bir şey anlayamıyorum... Zaten tüm insanlar kardeş.

— İnsanlar vahşidir Tom, sadece İsrailler müstesna. 
Ben bunu sana binbir kere söyledim. Talmut da böyle emrediyor...
— Talmut’u Allah göndermedi ki.. işte Allah’ın kelamıyla beşerin saçmalaması arasında fark böyle çıkar...

David, Aron’a döndü ve: «Adam ölüm eşiğinde bile edepsizlik ediyor» dedi.

Padre içe işler bir sesle bağırdı:
— Öldürün beni!..

— Zamanı gelmedi.

— Beni bu işkenceden kurtarın.

— Bu insanın seyredeceği en güzel manzara.

— David, bilki ben ölümden korkmuyorum.

— Üzülme. Seni buraya, yani evimin içine gömeceğim. Her sabah seni selamlıyacağım. Cesedin ebediyyen burada kalacak. Bütün eziyetlerimize ve ölmene rağmen yine dostluğumuz sürecek...

Padre, kendisini bu sıkı iplerden kurtarmaya yeltendi. Adamlar gülüşünce, Haham Ebulâfiye bağırdı:
— Tekrar bağlayın ağzını. İşte Berber Salamon geldi!.. (Syf 54-55)



Padre'nin yokluğunu, ondan kitap ödünç alan ve bu kitapları manastıra geri getirdiğinde Santi fark etmiştir. Hizmetçisininde olmadığı fark edilince,Eczacı Santi birden bire seslendi:
— Beyler, mesele çok önemli. Tehlikeli durum, susmayın!.

Oradakiler, önce fısıldaştı, sonra tartışma başladı derken, birden bir kargaşa oldu; Dr. Mesory, dökük bir suratla seslendi:
— En son onu Yahudi mahallesinde görenler var.

Herkes, Senyör’ün ne demek istediğini anlamıştı. Birisi aceleyle:
— Nasıl desem? Bütün şüpheler Yahudiler üzerinde... deyince; bir başkası, «İttihamda aceleci olmayalım» diye müdahale ettiyse de; çok yaşlı bir zat:

— İki Yunanlı görmüş: Hizmetçisi, akşam vaktinde Yahudi mahallesine doğru koşarak gidiyor ve efendisini arıyormuş. Hademe ise, ikinci kayıp, o kadar!..

Dr. Misory müdahale etti:
— Biz meseleyi Fransız konsolosluğuna götürmeliyiz. Çünkü Padre Fransa uyruklu ve konsolosluğun sorumluluğundadır...

Haber Fransız konsolosluğuna ulaşınca, bütün şehir sakinlerine de yayılmıştı... Şehir çapında bir heyecan başlamış, herkes Padre’nin manastırına doğru koşmuş, gözetlemiş, sonunda yüzler Yahudi mahallesine çevrilmiş: Burası devlet içinde devlet, bütün gizemler buradadır, diyenler olmuş. Parmaklarıyla o mahalleyi gösterenler olmuş; her mel’anetin orada yuvalandığım haykırmışlardı. «Unutmayınız ki, bu mel’un cemaat, dini adına sayısız alçaklık ve cinayetler işleyegelmiştir» diyen oldu.

Konsolos, manastırın bahçe duvarına tırmanıp gözetlemelerini emretti. Çıktılar ve; kapının anahtarla değil sadece bir çengelle kitli olduğunu, içerde hiçbir anormal şey olmamasına ek, akşam yemeğinin de hazırlanıp bırakıldığını görünce, herkes yeni bir şaşkınlığa düşmüştü. Bunun sadece tek anlamı vardı: Demek Padre ve hizmetçisi birlikte çıkmışlar ve hemen dönüp akşam yemeği yiyeceklermiş. Konsolos bu sefer manastırı ve oturulan kısmını da tekrar kontrol ettiğinde; bir soygun, hırsızlık veya ona benzer hiçbir anormal durumun bulunmadığını kestirdi. Her şey yerli yerindeydi çünkü. Bunun üzerine bir adam,
— Vallahi, Padre de hizmetçisi de öldürülmüştür.

İkinci kişi onun sözünü tamamladı: «Bunu da Yahudilerden başkası yapmadı!..»

Yetresant kilisesi ruhanilerinden biri söze başlayınca sesler kesilmişti. Papaz, topluluğa Yahudilerin işlediği cinayetlerden örnekler sergilemeğe başladı:

Bizans İmparatoru Herakliyus zamanında Farslıların Kudüs’ü işgali sırasında Hristiyanları köle diye onlardan satın aldıklarını. Bu esirler ve Sultan Üçüncü Selim döneminde Yunanistanlı bir çocuğu kaçırıp ayni maksatla boğazladıklarını ve kanıyla kutsal çörek yaptıklarını anlattı. Bu olay sonunda ise, kendi itiraflarına dayalı adliye kararı gereği altmış tanesinin asıldığını ve ibret için her on tanesini şehrin bir caddesinde sehpaya çekildiğini ekledi. Yine böyle bir olayın İngiltere’de cereyan ettiğini, Fransa’da da benzeri cinayetler işlediklerini. O zamanki Fransız İmparatoru Filip Ogust’in olayı bizzat tahkik ettirdi. Suç isbat edilince de, suçluları yaktırdı ve bir emirle bütün Yahudileri Fransa’dan kovdu. Aynı olay, Almanya’da da tekrarlanmıştı diye sözünü sürdüren Papaz; «Kardeşlerim, olay her dönemde benzer metodla tekrarlanmıştır. Bu, onların samimi inançları gereği yapılmakta ve kaynağı da, Talmut’a eklenmiş Haham Bidatleridir. Unutmayın ki, Yahudinin bayramı yakın. Bu bayramda, ne edip edip bir Hristiyan kanıyla yoğrulmuş
«Mukaddes Çörek» yapmaya gayret ederler.»

Halktan bazısı işi kızıştırmak için bağırdı. Ve müslümanlardan birisi sordu:
— Aziz Peder! Bunu müslümanlara da uygularlar mı?

Papaz başım salladı:
— Evet, dedi; Talmut’un bazı nüshalarında; müslüman kanının da akıtılmasının caiz olduğu; sebep ve delil olarakta, birçok Hıristiyanm İslama girmesinin gösterildiği söz konusudur.

Rahip yutkundu ve sıkıntıyla seslendi:
— Birinci derecede inançları; kadın kanından sözeder. İkinci derecede ise çocuk kanını efdal sayarlar. Hasılı Hristiyan kanı kurtuluşları için vesile sayılır. 

Bu arada, Ezher Üniversitesi Revakuşşam’dan mezun bir Suriyeli söze katıldı. Bu konuda bilgisinin bulunduğunu; Yahudilerin bu inancını ve adetlerinin sık sık uyguladıklarını belirtti. Ama buna rağmen, aceleci olunmaması gerektiğini bildirdi. Bunun üstüne oradaki halk galeyana gelmişti. Birisi bağırdı:
— Beyefendi. Padre ve hizmetçisinin en son olarak Yahudi mahallesinde görüldüğünü birçok kimse söylüyor.

— Ama hemen hüküm verilmemeli. İyice inceleyip araştırıldıktan sonra, ancak adalet tecellî eder..

Halk kitle halinde şehre doğru yönelince, bazıları Yahudi mahallesine doğru yöneldi. Ama. onlar, Padre ve hizmetçisine dair hiçbir bilgiye sahip bulunmadıklarına, çok galiz yeminler ettiler. Hatta çok sevgili dostlarını kaybetmenin üzüntüsünü bildirdiler. Padre ve hizmetçisinin haberini veren; ölü veya diri onların yerini bildirene milyonlara varan hediye bile vadettiler!..

Ardından da Yahudiler yetkili makamlara başvurup, kendilerinin korunmasım istediler. Suçlamaları da şiddetle reddettiler. Hatta daha ileri giderek, bazı kötü niyetli kimselerin bulunduğunu ve vatandaşlar arasında kargaşa çıkarmak istediklerini de iddia ettiler. Şehrin huzurunu kaçırmak isteyenler var olduğunu savundular...
Ama Fransız konsolosunun kanaati farklıydı: 

Yazdığı raporda, Padre ve hizmetçisinin kayboluşunu anlatıyor, bu kayboluşun Yahudilerin eseri olduğunu açıkça ifâde ediyordu. Tek sorumlu onları tutuyordu. Bu tezkere Şerif Paşaya takdim edilmişti. Rapor, teftişle görevli Paşaya iletildi ve o da doğ- . ruca Yahudi mahallesine gelip, kayıpları arama işlemine başladı bile. Müfettiş’e tam yetki verilmişti. İstediği her yere girebilecekti. Salih Yahudi David (!) in gözlerinden yaşlar akıyordu: «Ben, Padre’nin bir kötülüğe maruz ka lacağına inanamıyorum. Çünkü o bir, temizlik ve sevgi sembolüydü. O vefa örneğiydi. Hangi el ona kötülük için, kalkabilir ki?..» diyordu.

Araştırma pek uzun sürmemiş, halk ellerini, «iş anlaşıldı» mânâsına birbirine vurmuştur. Çünkü halka daralınca, Yahudiler evlerine sığınmış, korkudan, dışarı çıkamaz olmuştu. Öyle ki, güvenlikleri bile tehlikedeydi. Çünkü bazı müslüman veya hıristiyan heyecanlı gençler, «İntikam» sloganı tutturmuşlardı bile.
David Herari de evine gider gitmez, bir takım tedbirler almıştı. Mesela, hizmetçisi genç Murat Vital'i kapıya koymuş; kapıyı hep kitli tutmasını ve anormal hareketlere karşı uyanık olmasını ve kapıyı rastgele açmamasını tenbih etmişti. Ani bir saldırıya uğramaktan korkuyordu. (Syf: 56-61)

Olayların büyümesinin ve duyulmasının ardından, Salomon gözaltına alınmıştı.Daha fazla baskıya dayanamayan ve olayın sadece kendi üstüne kaldığını gören Salomon, konuşmaya karar vererek Şerif Paşa'ya herşeyi anlatmıştı.Bunun üzerine diğer faillerde yakalanmış ve sorguya alınmışlardı.Salomon, işkenceyi duyunca herşeyi açıklayacağını söylemişti.Salomon başladı anlatmaya...

— Evet Sayın Paşam; sanık bulunan yedi kişi Tom Baba’yı, David Herari’nin evine soktular. Sonra, akşam namazından çeyrek saat kadar sonra beni çağırıp dediler ki; kalk ve şu papazı boğazla. Tom Baba kol ve bacaklarından bağlıydı. Ben özür diledim ve kesemiyeceğimi söyledimse de, bana büyük meblağ va’dettiler. Yine kabul etmeyince, bana o mezadla ilgili ilânı verdiler. Veren de Aron Herari’ydi. Şu an gibi hatırlıyorum; size en son karşılaştığım kişinin David Herari olduğunu söylemiştim. Evet ben yakalandıktan sonra, hükümet binasına, kelepçeli olarak götürülürken, fırsat bulup bana yaklaştı ve ağzımdan birşey kaçırıp kaçırmadığımı sordu. Ben ona emin olmasını ve birşey söylemediğimi işaret edince de; sıkı durmamı ve asla açık vermememi, sonunda ise büyük servet vereceğini vadetmişti... Ayrıca, beni gelip dükkânımdan çağıranı da sormuştunuz. Evet o da yine bu David’in hademesi Murat Vital’di.

Şerif Paşa adamlarından birine baktı ve: Murat Vital’i yakalayıp getirmelerini emretti. Yine soruşturmayı sürdürdü; Salamoıı’a diyordu:

— Salamon! Sakın dayak korkusuyla senaryo uydurup, suçsuz insanlara iftira etmiyesin!..

— Hayır dedi Salamon; sözüm gerçeğin ta kendisidir. İsterseniz herbiriyle yüzleşebilirim, diye kestirdi.

— Peki o anda, evde kadınlar var mıydı?

— Görmedim. Yalnızca bu saydığım kişiler vardı. Hademe de kapının dışındaydı...

— Peki, kapıyı kim açtı?

— David Herari.

— Onlarla, kesmeyi reddettikten sonra da biraz oturdun mu?

— Hemen dükkânıma gittim oradan da evime...

— Papaz bağırsaydı sesi duyulur muydu, veya bağırması da mümkün müydü?

— Ev her yönden Yahudi evleriyle çevrilidir. Zaten bu adamlar onu bağırtmıyorlardı!..

— Padre’nin hademesi de birlikte miydi?

— Hayır, o başka bir yerde öldürüldü. Onu öldürmek konusunda da bu kişiler ittifak halindeydiler.

Tüm bunlara rağmen diğer sanıklar, olaya adlarının karışmasını ve suçlamaları reddediyordu. Soruşturma çıkmaza doğru gidiyordu. Salamon’u tekrar çağırtınca, Şerif Paşa:

— Kimden korkuyorsun, dedi. Adam birşey söylemeden yardım' istercesine bakındı. Paşa devam etti:

— Salamon, şerefime söz veriyorum sana, seni affedeceğim. Yani gerçeği olduğu gibi anlatırsan...

Çünkü bu, fitneyi ortadan kaldıracak, insanları rahatlatacak. Zalimler ortaya çıkınca, namuslular da töhmetten kurtulacak. Hiçbir kaybın olmayacak ama çok şey de kazanacaksın...


Paşa bu konuda yemin ettiği gibi, eline bir de beraet yazıp verdi. Ve Salamon ağlamaya başladı. Bülbül gibi ötüyordu:

— David, hizmetçisi Murad’ı göndermişti. Akşam namazından sonraydı, beni çağırıyordu. Evine varınca, orada; Aron, Yasef ve îzak Herarilerle, Yasef Linyado ve Haham Ebulâfiye, Haham Selanikli ile ev sahibi David ordalardı. Tom Baba sımsıkı bağlıydı. Allah Allah, kalk o Papazı kes dediler. Davit bir bıçak getirdi. Ben Papazı yere yatırdım, ve hepimiz birlikte tutuyorduk. Ben boynunun altına büyük bir teşt koydum. David bıçağı aldı ve onu kesti. Kardeşi Aron da yardım etti ve tamamladılar. Teştin dışına Papazın bir damla kanını bile düşürmedik... Kurbanlığın hareketleri durunca kestiğimiz odadan başka bir odaya naklettik. O odada odunlar vardı. Elbisesini soyup, onlarla yaktık. O sırada hizmetçi Murat Vidal gelmişti; onunla birlikte kalkıp, Papazı organ organ parçaladık. Her parçasını torbalara doldurduk. Sonra götürüp, Yahudi mahallesinin kenarındaki bende attık. Burası Haham Moşe Ebül’âfiye’nin evinin yanındaydı... Tekrar David’in evine döndük. İşimiz bitmişti. Hademeye, hizmetçilerden genç bir kızla evlendirme sözü verdiler. Bana da büyük miktar para vaad.ettiler. Evime döndüm. Olay bundan ibarettir. İşte vicdanımın sesi olarak, ne biliyorsam olduğu gibi anlattım.

Orada bulunanlar Salamon’u dinlerken, hayret ve dehşet içindeydiler. Yüzlerinde ürperme ve tiksinti dalgalanıyordu. Bazısının gözleri yaşarmış; «Bu kadarı da olur mu?» gibisine bakışıyorlardı. Şerif Paşa, Salamon’a:

— Kemiklerini ne yaptınız, dedi.

— Baltayla kırdık. Başını da... Onu da baltayla kırdık.


— Peki, iç organları ne yaptınız.


— Onları da koparıp çuvala doldurduk...


Sonra muhakkik sordu:
— Parçalama işine kimler katıldı.

— Hademe ile ben parçalıyorduk. Öbür yedi kişi ise bize yol gösterip, yardım ediyorlardı. Yanımızda tek bir bıçak vardı. Hizmetçiyle değişerek kullanıyorduk. Bu kasap bıçağı gibi birşeydi...


— Tom Baha’yı parçaladıktan sonra hangi kütük üzerinde kemikleri kırdınız?


— Salonda bulunan bir mermer üzerinde...


—- Tom Baba’nm kafasını da parçaladınız. Tabii beyni meydana çıktı. Onu ne yaptınız Salomon?


— Onu da kemiklerle beraber götürdük.


Tam bu sırada, bakışları üzerine çeken bir hadise oldu: Zaptiyelerden birisi çığlık attı; duyduğu şeylerin etkisiyle olacak ki bayılıverdi. Uyandığı zaman hıçkırarak ağlıyordu. Şerif Paşa onu dışarı çıkarmalarını emretti. Çünkü soruşturma sürüyordu. Yalnız orada bulunanların hepsinin yüzünde derin bir üzüntü okunuyordu. Bunlar arasında Fransız, İngiliz ve Avusturya Konsolosları da vardı. Şerif Paşa yüksek sesle bağırdı:


— Cinayet ne zaman bitti?

— Yatsı vakti.

— Kanın temizlenmesi ne kadar sürdü?

Buna Salamon şöyle cevap verdi: «Üç veya üç buçuk saat. Bu müddet içinde Papaz hep teştin üzerinde duruyordu.»

Paşa yerinden fırladı ve üzgün halde seslendi:

— Başka neler oldu Salamon?

— Yedi kişi, gülüşüyor, oynaşıyor, şarkı söylüyor ve bazısı da raks ediyordu. Bunlar da dini birer gelenekti. Bu arada Padre Tomaso’nun fazla acı çekmesi içinde ellerinden geleni yapıyorlardı. Mesela adam, ızdıraptan dolayı derinden inliyordu. Çünkü ağzını bağlamışlardı. Ona diyorlardı ki; «Hadi sende tıpkı îsa gibi azap çek. Onun çarmıkta çektiği gibi... Ve bu bütün düşmanlarımızın acısı olsun...» Bu ifadeyi hep tekrarlıyorlardı.

Salamon bundan sonra teferruata ait bir takım sorulara cevap verdi.Bu arada Fransız Konsolosu hizmetçi Murad’a bir soru yöneltti:

— Bu kan Yahudilere ne sağlar?

— Çörek yapmada kullanırlar.

— Bunu nereden biliyorsun?

— Onlar konuşurken duydum.

Sonra muhakkiklerden birisi elan Miralay Haşan Bey konuştu:

— Sanıkların itiraflarında çelişki olmadığına göre artık Fransız Konsolosluğu mütercimi Üstaz Bodin, gidebiliriz. Doktor Misari’yi de, kemiklerin kırıldığı yeri kontrol için yanımıza alalım. Yani şu Papazın parçalandığı odayı, ayni zamanda ceset parçalarının atıldığı bendi... Tabii sanıkları da birlikte götürmemiz yerinde olacak. Ayrıca su bendinin boşaltılması, akıntı mecrasının değiştirilmesi gerekli. Çünkü kalıntılar böyle bulunabilir...

Heyet bunda ittifak etti. Şam için artık gizli birşey kalmamıştı. Zaten mesele bu derece açıklığa kavuşmadan da, yerin kulağı var, dendiği gibi, çoğu şey duyulmuştu. Evet, geçmişte, bir iki veya üç cahil adamın bir araya gelip bazı şer işler işlediği duyulmuştur. Ama bukadar bir kalabalığın, sözüm ona dindar ve kültürlü kişilerin, bu derece çirkin bir cinayeti işlemesine hiçbir kul ihtimal vermez, hiçbir vicdan da onaylamazdı... Üstelik, bir kin, haset, menfaat, ya ela çılgınlık eseri değil; sözde din emrini yerine getirmek niyetiyle plânlanıyor!.. Bütün yönleriyle, insan aklını, vicdanını ve duygularım altüst eden bir olaydı bu ve yediden yetmiş’e tüm toplumu etkilemişti. Hem çok derinden... Öyle ki artık Şam ve çevresinde iki kişi bir araya geldiği an mutlaka; «Yahudi Hahamlarının Papazı kesmesi» diye bir konu açılır ve bir uzun zaman alırdı. Şehirde herşey bir yana bırakılmışda, Tom Baba ile hizmetçisi zavallı Abram Ammar’m kurbanlık gibi kesilip kanlarının çöreklere katılışı irdeleniyordu. Genç ozanlar mersiyeler yazıyor, halk onları cadde sokak okuyup geziyor, toplantılarda türkü gibi söylüyorlardı... Yahudilerin çoğu havralarına kapanmış ya da çevre mahallere kaçmış, bir daha dönmemişlerdi. Bazısı da Avrupa ülkelerine kaçmıştı... Ve bu olay uzun zaman kulaktan kulağa nakledilecekti.. (Syf: 53-91)

Bu olaylar ve itiraflardan sonra diğer sanıklarda tutuklanmıştı.Haham Moşe Ebul'âfiyye dinlerindeki bir ibadeti yerine getirmelerine rağmen, içindeki sıkıntı ve üzüntünün nedenini araştırmaya karar verdi.Zindanın kapısına doğru yürüdü. Karanlık ve sessizliği yararak kapıyı yumruklamaya başladı. Nöbetçi koşarak geldi.

— Ne istiyorsun?

— Ben Haham Moşe Ebul’âfiye. .İslâm ve Hristiyanlığa dair bazı kitaplar istiyorum.

Bekçi anlamadı tabii, Hahamın ne istediğini. O gerçek mi konuşuyor, şaka mı yapıyor, yoksa bir fitne mi düşünüyordu. Mamafih tutuklularm, boyleri karanlık gecelerde tek basma kaldıklarında, bu tür hezeyanları olurdu. Fakat Haham yalvararak seslendi. Bu sefer: «Müdürüne söyle bunu...»

Nöbetçi başını sallayıp gitti. Devriye başına durumu anlattı. O da tam o sıra Vali Şerif Paşa ve öbür büyüklerle görüştü. Ertesi günü Hahama istedikleri sağlandı. Adam şimdi oturmuş, sürekli okuyordu. Okuduğu şeylerde birbirine yakınlık görüyordu. Yıllardır okuduğu Talmut’a benzer şeyler de vardı. Peki ama bu uzun zamanı kaybetmeden, bugün yaptığını niçin yapmamıştı? Hemen ardından da İslâm bilginlerinden bir kişi istedi. Şeriat ve Peygamber sîretine dair anlayamadığı yerleri açıklamasını istiyecekti. Hocayı getirdiler. Haham, hocaya şöyle dedi:


— Arkadaşlarım bu dar hapishaneden çıkmak istiyorlar. Fakat ben büyük hapishaneden çıkmak istiyorum.

Hoca ilgiyle sordu:
— Büyük hapishaneden neyi kastediyorsun?

— Kindar heriflerin doldurduğu Talmut’taki hurafeleri. Uzun yıllarımı o saçmalıklara harcadım. Kendime hiçbir itiraz hakkı tanımadım. Hatta müzakereye bile razı olmadım. Fakat hoca efendi, ben bu büyük hapishaneden nasıl kurtulurum?

Hoca yüzünden aydınlık saçarak:

— Seninle hürriyet arasında yani ona kavuşturucu olarak bir kelime var.

— Nedir o?

— Lâilâheillallah Muhammedürrasülüllah.


Haham çevresini gözetledi. Masmavi göklere baktı. İşte boşlukta bembeyaz bir güvercin uçuyordu. Ve tam o anda müezzinin sesi yükseldi. «Allahü Ekber, Allahü Ekber.» Bu ne tevafüktu’Ve Haham ilk defa gönlünde bir kutsal ferahlık duydu. Ruhunda bir genişlik vardı. Kendi kendine mırıldandı:
— Hocam bana Allah’tan bahset.

— Onun benzeri yoktur. Adildir, kurtarıcıdır, merhametlidir... Yeryüzünü, gökyüzünü arındıran odur. İşitir ve bilir.


Haham yeniden sordu:
— Peki Talmut diyor ki, Allah ezilen îsrailoğulları için ağlar.

Hoca gülümsedi.
— Maşaallah Haham efendi.. Allahü Teâlâ kavi ve azizdir. Hepimiz Adem’deniz. Adem’se topraktandır.

Haham tekrarladı:
— Hoca Efendi, bana Allah’tan bahset.

— Allah diyor ki; sizin en üstününüz, Allah’ın yasaklarından sakınanlarınızdır. Yine diyor ki kim bir insanı haksız yere öldürür veya yeryüzünde fesat çıkarırsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur.


Hahamın gözlerinden yağmur gibi yaşlar boşalıyor ve: «devam et, devam et» diyordu. Hoca

efendi çok dokunaklı bir sesle şu ayeti kerimeyi okudu: «İman edip salih amel işleyenlere gelince onlar için konak olarak Firdevs Cennetleri vardır.».

— Peki Yahudiler hakkında ne diyor?

— Çok şey... Mesela, Yahudiler Allah’ın oğullarıyız ve sevgilisiyiz v.s. derler. Haham daha bir coşkuyla ağlıyor ve konuşuyordu:


— Vah... Vah, nasıl düşünmemişim, sapıklık denizine nasıl batmışım?...


Hoca dedi ki: «Bu Allah’ın dileğidir. O halde yeniden araştır. Mü’minler Allah’ın nuruyla bakar. Söz çok... Ama sen kendi gücünle ve iradenle temiz kaynağı bulabilirsin. Hakkın örtüsüne bürünebilirsin... 

Şunu da bilmelisin ki muhterem Haham: Allah şöyle buyruyor: «Rasül de, mü’minlerde onun kendisine indirilene inandılar. Ve dediler ki biz Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasüllerine inandık. Ve O’nun Rasüllerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.»

Haham ayağa kalktı. Hocayı bağrına bastı. Ve yalvarırcasına: «Yol neresi» dedi. Hoca ise: «Kendini kötü geçmişten kopar, kötü anılardan uzaklaş. Gönlünde Allah’a imanını tazele. Ve herşeyi yeni baştan düşün.»

Haham haykırdı: «Ya hürriyet.»

Hoca ise: «Sana söyledim. Onunla aranızda çok kolay ve kısa bir ifade var. Ama anlamı büyük.»


Haham yüzünü göklere çevirerek, ağlamaklı şekilde bütün gücüyle haykırıyordu: «Eşhedü en- lâilâheillallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve rasulüh.»

— Ey bahtiyar, tebrik ederim. Maksadına erdin. (Syf: 95-99)

Haham Ebül’Âfiye yani Muhammed Efendi Ebül’âfiye oturmuş şu satırları yazıp, bu cinayet düğümünü bozuyordu:

Şerif Paşa’ya hitaben yazdığı bu mektubun tarihi: 7. Muharrem 1256 Hicri Salı günü idi. Başındaki hitap Muhammed Efendi Ebüi’âfiye’nin kendi el azısıyla:

«Yüksek makama hitaptır.»

«Yüksek emirleriniz çıkmıştır. Padre Tomaso’nun ölümü meselesini biliyoruz ve kabul ediyoruz. Ama bununla beraber ben Allah’a ve salat ve selam üzerine olsun Muhammed Efendimize inanmış bulunuyorum. Biz hakki söylemek borcundayız:

Haham 
Antabi Yahudi dininin Şam’daki lideri, bizimlen on, yada onbeş gün öncesi konuşmuştur. Ve demiştir kendisine kan lazımdır. Tıpkı Yahudi dininin öğüdüne uygun. David Herari ve kardeşleriyle onun evinde bunu yapmağa karar etmişlerdir... v.s.»

Muhammed Efendi Ebül’âfiye, rekaketli şivesi ve avam ağzıyla bu hitabesini sürdürüyordu. En sonunda sözünü şöyle bağladı: «Yahudilerin istediği kan, bir bayram münasebetiyle çörek yapmak içindi. Esasen Yahudiler bunu birçok zamanlar yapmışlar ve yakalanmışlar mahkum olmuşlardı. Bu olaylarda Yahudilerin elinde gezen, ismi «Döhdo- rot Sifri» olan kitapta anlatılır. Ve bunlar Yahudilere haksız iftira örnekleri diye geçer. Halbuki mesele bütün çirkinliği ve gerçek yönüyle şu anda ortaya çıkmıştır. Şimdi Allah Teala ve O’nun Resulü Muhammed (a.s.)’dan inayet bekliyor bu kul. Allah bizi hak dine yöneltmiştir.. Sizinde emir sahibi olarak affınızı diliyoruz, efendim.»

İmza


Muhammed Müslimani (Eski Haham Moşe Ebül’âfiye)



Şerif Paşa, çeşitli devlet Konsolosları ve muhakkikler büyük meclisi kuruldu. Muhammed Ebül’âfiye ile Şam havalisi Yahudilerinin lideri Haham Antabi yüzleştirildi. Birinci oturumda ferden karşılaştırıldılar. Ebül’âfiye Yahudi kitaplarını beraber getirmişti. Tarihi eski şifreler ve yorumları olan bu kitapları inceleyerek bozuk Yahudi akidesini özetleyip anlatıyordu. Bunları heyete anlatıyor, sonra dönüp Antabi’yle tartışıyor ve bir noktada birleşiyor veya açıklıyorlardı. Orada bulunanlar da aynı konuda bazı sorular soruyorlar, Antabi ve Ebül’âfiye cevap veriyordu. Herkes konuşulanları yazdı. Hahamlar ilim açısından sonuçlarda ittifak ettiler. Bu karşılaşma bütün safahatiyle herkesi dehşette bırakmıştı. Özellikle de Antabi’nin şu açıklaması:

— «Yahudi kitapları binlerce yıl önce eski devlet yöneticilerinin talimatları ile doludur. Bunlarsa halkı oyalama, onlara tahakküm etme oyunlarıdır. Maksat halkın problemlerini çözmek değildir. Bu kitaplar dünyadan saklı tutulur. Hristiyan dünya bu kitapları tanımaz. Yine kitapların bir çoğunda cümle aralarında boşluklar vardır. Onlar; Mesih ve Hristiyanlar kelimelerinin silinti yerleridir. Bu bir adettir. Yahudi alimler bu kelimeleri yazmadan bilir ve okurlar. Bir Hristiyan ve müslümansa okuduğu zaman ne olduğunu bilemez... Tabii onlar aleyhinde hükümlerdir bunlar.» 

İşte Yahudiliğin bozuk akidesindeki acayiplikleri tanıtan bu itiraflar, Tom Baba’nın ve hizmetçisinin öldürülmesiyle ilgili itiraflardan daha tehlikeliydi. Yine bu Şam’daki Yahudi azınlığı hatta Avrupadakileri çileden çıkaran şeydi. Bu yüzden bütün dünya Siyonist teşkilatları Avrupa’da ayağa kalkmış bu felaketi önlemek için eyleme geçmişti. İlk istekleri de Yahudi inançlarının araştırılmasını durdurmaktı. Hatta o celsede bulunanların elindeki notları imha ettirmeyi denediler. Hatta Şam’da, Bağdat’ta öbür Arap memleketlerinde ve Türkiye’de oturan Yahudiler bile bu işin peşine düştüler.Böylece, cinayetin ispatı, hem fikren hem fiilen tamamlanmış oluyordu. Yahudinin şeytani düşünceleri de ortalığa vurmuştu. Artık, doğrudan reddedilecek bir durum yoktu. Padre Tomaso ve hizmetçisi Abram Ammar’m öldürülmeleri olayının sebep olduğu çıkmaz da, artık kanuni tedbirlerle bile tamir edilemezdi. O zaman, «Eczaci Santi» Tom Baba’mn en yakın dostu olarak; sevincini hiç değilse şöylece ilan ediyordu: «Padre’nin kanı boşa harcanmadı. Kısas vakti yaklaştı... Mahzun gönüllerin ilacı budur, işte...  (Syf 102-105)

Kamilya zindandaki kocası David Herari'yi görmeye gitmiş ve aralarında şu konuşmalar geçiyordu. Kadın kekeleyerek konuştu:
— Buradan kurtulmanın bir yolu yok mu?

— Gönlümdeki ümit henüz ölmedi...

— Kendini kurtarmak için neden ciddi birşey yapmıyorsun?

Burada yapılan telmihi anlayacak kadar zekiydi. İsteksiz isteksiz gülümsedi:

— Ne demek istediğini biliyorum. Haham Ebül’âfiye’nin yaptığını yapmamı istiyorsun.

Kamilya sıkıntılı konuştu:

— Biz yalnız senin kurtuluşunu düşünüyoruz.

— Bunu asla yapamam! Ve adam kadına doğru eğilerek fısıldadı:

— Bütün Avrupa harekete geçti. Bizim kaybolup gitmemize müsaade etmezler.

— Ben kimseye güvenemiyorum David. Senin gösteriş için müslüman olmana engel nedir? Yine de Yahudiliğine devam edersin. Türkiye’deki dönmeleri hatırlasana. Dahası var, İslâmiyet’in doğuşu sırasındaki dedelerimizin bize gösterdiği davranışları hatırlamak lazım. Hepsi böyle yapmışlardı. Ama hepsi de samimi Yahudiydiler... Ben artık senden başkasını düşünmeyeceğim.

Adam ümitsiz mırıldandı:

— Ben dayanılmaz bir azap içindeyim. Karanlık düşünceler kavuruyor, gece boyunca. Ama kıl payı dinimden fire vermiyorum. İşte, bir yanda büyük bildiğimiz şeyler, bir yanda da eski şerefe dönmek arzusu... Bakma benim buradaki kötü görüntüme, dışarıdaki sahici Yahudiler türlü dümenler çeviriyorlar. Bir yandan mali krizler çıkarıyor, bir yandan da siyasi havayı karıştırıyorlar. O bakımdan. benim Yahudiliği terk etmem bu büyük ticareti tehlikeye atmak olur. (Syf:106-108)

Hizmetçi Abram Amar olayının bütün suçluları yakalandı. Tahkikat incelen inceye yürütüldü. Onlar hakkında da, tıpkı Tom Baba katillerinin yaptığı suçlar sübut bulduğundan, idam kararı çıktı. Bu adil ve kesin kararlardan dolayı toplumun büyük kesimi rahatlamıştı.

Hicri 1256 (Nisan 1840) Safer Ayinin 4’ünde Fransız Konsolosu, Vali Şerif Paşa’ya hitaben şu yazıyı gönderdi:

Devletinize yirmi iki numaralı yazımızda bildirmiştik: Tutuklu bulunan Yahudiler için gizli çalışmalar var. Aldığımız son haberlere göre; Halepli îlyahu Nahmad ve Bidşato adında iki Yahudi muhakkiklerden birine büyük miktar rüşvet teklif etmişlerdir. İstekleri is,e bu muhakkikin şu ana kadar yapılan soruşturmalarda ters beyanda bulunmasından ibaret olacak. Vaat ettikleri sadece bir kaç bin riyal değil, kendisini koruma ve bütün zabıtları değiştirme tarzındadır.

Kont de Ratimanton (Fransa Şam Konsolosu)

Aynı Konsolosun Vali Paşa’ya yazdığı mükerrer notlardan birisi de şöyleydi:

Devletlü efendim, Yirmi iki nolu yazıma bağlı olarak yaptığımız bütün yazışmalara şunu da eklemek zorundayım. Yahudiler çok ciddi oyunlar tezgâhlıyor. Meselâ bir tanesi yabancı uyruklu bir adamdan; Fransız Konsolosluğunda, vazifeli bulunan Şibli Efendi ile ilişki kurmaya çalışıyor. Maksadı önemli konularda özellikle katil konusunda haber sızdırmak. Bunu da bir buluşmalarında açıklamıştır. Bu Yahudi isteklerini şöylece dört bölümde toplamış:

1 — İbranice bulunan Yahudi kitaplarının tercümesi, Yahudi milletinin hukukunun ihlâli olacağından, durdurulması.

2 — Gerek Yahudiler hakkmdaki bu tercümeler ve Moşe Ebül’âfiye (Muhammed Efendi Ebül’- âfiye)nin açıklamaları, gerekse idamlarla ilgili dosyalardaki bilgilerin imha edilmesi...

3 — Mümkün olduğu takdirde, hizmetçinin öldürülmesi konusundaki sanıklardan öğretmen Rafael Farhî’nin vali aracılığıyla serbest bırakılması.

4 — Yine durum elverişli, verilen idam kararlarının mutlaka başka bir cezaya çevrilmesi...

Bunlar bittikten sonra ödenecek meblağa geliyor ki, 5000 Osmanlı altınıdır. Bunlardan 1500’ü anlaşma sonunda kalanı da bu maddelerin yerine getirilmesinden sonra ödenecek. Memurumuz Şibli Efendi de bu paraları istediği gibi dağıtabilecek. Şu an benim elimde bir Yahudinin getirdiği birkaç yüz altın var. Ben bunları tahkikat sonuna kadar emanete almış gibi korudum...

İmza: Kont de Ratimanton (Fransa Şam Konsolosu)

İşte bu ifadeler karşısında bir de rüşvet soruşturması başladı. İhbar eden Fransız Konsolosu, suçlamalarda son derece açıktı. (Syf: 123-125)

Kavalalı Mehmet Ali Paşa, şeriata aykırı iş yapıyor ve rüşvet alıyor

Olay özellikle Avrupa’da büyük sıkıntıya sebep olmuştu. Çünkü dünya Yahudiliği hop oturup hop kalkıyor, Avrupa’daki Yahudi örgütleri, işi sıkı takip ediyordu. Bu cümleden olarak, Konsoloslar ülkelerine malumat gönderiyorlardı. Yahudi kodamanları ise, Avrupa’da, sürekli görüş alış verişinde bulunuyor ve öncelikle infazı geciktirmenin yollarını arıyorlardı. Böylece, işin kökünden halli için zaman kazanacaklardı. Bunu da ancak doğrudan doğruya Kavalalı Mehmed Ali Paşaya çok büyük meblağ ödemekle başarabileceklerini düşünüyorlardı... Olmazsa, bir de, dünya politikasındaki bazı açmazları kullanmak yolu kalıyordu. Haniya, Avrupa’lı Yahudiler meseleye dinî açıdan bakıyor; Yahudiliğin, İslâm ve Hristiyan dünyadaki geleceğine etkisini dikkate alıyordu. Onlara göre, olay sadece Padre ve hizmetçisi olayından ötürü beş-on kişinin idam meselesi değildi, Yahudiliğin izzeti ve etkinliğinin ispatı söz konusuydu. İp Kavalalı Mehmet Ali Paşanın elindeydi. Çünkü Mısır’la birlik, şu an Suriye’nin hakimiyeti de ona aitti. Onun da gerek bağlı bulunduğu Osmanlı ile, gerekse Avrupalı devletlerle problemleri vardı. Öyleyse, bu problemlere tutunarak onu ikna, ona dayanarak da Şam’daki meseleyi çözmek vardı... Temaslar hızlandırıldı. M. Alı Paşayla en üst düzeyde ve
ciddi planda görüşmeler tertiplendi Bunun içinde Dünya Siyonist örgütünün Avrupa'daki ileri gelen temsilcilerinden iki Yahudi görevlendirildi Cremieux ve Moses Montefare.Bu, iki yahudi de Fransız tebaalıydı. Bu seçimde de dikkatler vardı, Mehmet Ali Paşa onları çok iyi karşıladı.Cremieux parayı teslim
ettikten sonra:

— Biz sizden, da’vayı yeniden gözden geçirmenizi istirham ediyoruz, dedi.

M. Ali Paşa dahiyane bir şekilde gülümsedi:

Neyi hedeflediğinizi çok iyi anlıyorum. Siz bunalıma dönüşen olayın, kanuni sınırlar içinde hallini bekliyor, bir milletin öbürünü incitmemesini istiyorsunuz. Yeni bir muhakeme istiyorsunuz.Orada şahitlerin suçlamalardan vazgeçmesini, ardından da beraet emrinin
çıkmasını...

Moses Montefore şeytanca karşıladı: «Evet, öyle...» dedi. 

M. Ali Paşa başını salladı:

— Benim bunlara ayıracak vaktim yok. Ve ben kimseden de korkmam. Milletiniz benim pençemde. Benim alacağım karara itiraz edecek kimse de düşünemiyorum. Ben, kararımı halka taktimden de çekinmem... dedi.

Türk kahvesinden bir yudum çekerek, sözüne devam etti:

- Ben olandan daha ciddi bir yargılama yapacağım Yani hapistekileri salıverip kaçanlarında evlerine dönmesine izin, vereceğim. Herhalde, durumu yeniden gözden  geçirmekten daha iyidir. Çünkü yeni bir soruşturma, Yahudi-Hristiyan sürtüşmesini devam ettirir. Buna da ben razı olmam. Evet hemen, Konsoloslara kararımı bildireceğim. Şerif Paşa’ya da bu gece haber uçacak. Ben Yahudi tebaamı severim. Çünkü itaatli ve çalışkan millettir. Burada, onlardan son derece memnun olduğumu da sise açıklamalıyım...

Ve hemen de ellerine bir ferman verdi. Affı bildiren bu metinde, Şerif Paşaya şu hitap yer alıyordu: «Hapistekileri bağışladım.»

Ellerinde beraatle çıktı delegeler. Ama Cremieux bir an duraksadıktan sonra isteksiz konuştu:

— Bu çok tehlikeli bir fermandır Moses!..

— Basit parayla biz, büyük zafer kazandık...

— Sen öyle san. Büyük bir oyuna geldik.

— Ne demek yani Cremieux?

— Buradaki «Aff» sözü, onların suçluluğunu tasdik eder. Bu ise, dünya çapında bir ayıp ve milletimiz üzerinde büyük bir vebal olur.

— Doğru yahu!.. Ama bundan öte ne yapabilirdik. Adamlar, kendilerini güleryüzle karşılayan Vali Paşanın yanına tekrar girmeyi düşündüler. Cremieux son derece saygılı konuştu:

— Biz acizane, Paşa Hazretlerine, yönetiminiz için, öncekinden daha büyük bir para teklif etmeyi niyetledik ve duyurmak istedik...

M. Ali yine gülümsedi. Bu seferinde, tütün satan tüccar keyfiyle sakalını sıvazlıyarak konuştu:

— Anlaşılan siz, afdan daha başka birşey isteyeceksiniz?..

Montefore bu sefer de şunları ekledi:

— Bu sefer biz sana, düşmanlarınla savaş için bütün imkânlarımızı sunma teklifinde bulunacağız; Para, silâh, hatta siyasi destek. Mısır ve Şam’daki millet evladımız da sana ihlâs ile hizmet edecekler. Hatta Avrupa’clakiler bile...

Mehmed Ali bu sözler üstüne son derece neşelenmiş ve rahatlamıştı. Ama metanetini ve tavrını bozmadı:

— Daha ileri pazarlık istemem. Kısa ve açık konuşun; ne istiyorsanız, dedi.

— Bizi bağışlayın. Allah ömrünüzü uzun kılsın. Demek isteriz ki; onlar suç işledi ve suçları da sabit oldu. Tabii, aftan sonra da korunacaklardır?..

Mehmed Ali bu sefer en üst perdeden kahkaha attı ve sözünü tamamladı:

— Peki ne zannediyordunuz ya?. Ben Şerif Paşaya kesin talimat verdim ve tahkikata katılmış bulunan Konsoloslara da tebliğ edecek!.. Adamlar boynunu büktü..

Cremieux, kendi aralarında fısıldadıklarım açıklamaya yeltendi: Suçun askıda bırakılması, toplumun maslahatı gereğidir, yani. M. Ali, evet anlamına başını sallayıp, meseleyi aceleyle bitirmek istedi:

—- Mesele çok dallandı ve zihinleri meşgul etti. Artık, sonuca bağlamamız gerek. Ve hemen fermanın, bu koca Yahudilerin son istediği doğrultuda yazılmasını emretti:

«Şam Valimiz Şerif Paşaya!

Moses Montefore ve Cremueux’den oluşan Yahudi temsilcilerinin bize getirdiği teklif incelendi. Hz. Musa şeriatına bağlı Avrupalıların isteğini yansıtan bu teklifden anlaşılan şu: 

Hicri 1255 yılı, Zilhicce ayında Şam’da kaybolan Rahip Tom Baba ve hizmetçisi Abram’ın öldürülmesi olayında suçlanan ve şu an mahpus bulunan ya da kaçıp saklananların affı isteniyor. Bu derece saygın ve kalabalık bir topluluğun böylesi bir talebini reddetmek uygun olmayacağından; hapislerin serbest bırakılmasını, kaçanların da, dönüp gelince takipten kaçınılmasını emrediyorum. Zaten bunca vatandaşı meslek sahibi kimseyi işinden etmek yersizdir. Buna ilâveten de, sizin de vazifeniz, bu kimselere karşı, nerede olurlarsa olsunlar, ters davranılmaması ve düşmanlık yapılmamasını sağlamaktır. Bırakın ne yaparlarsa, kendilerine...

(Tasdik. Mühür. M. Ali)

Şerif Paşa bu garip fermanı okuyunca adeta nefesi kesilmişti. Yer başına yıkılmış gibi bunaldı. Bir odun kütüğü gibi yığılıp kaldı. Ve «adalet» kelimesi kafasında tınladı. Çünkü sadece Padre ve hizmetçisi değil, adaletin cesedi de lime lime doğr ranmıştı. O yedi aylık, tahkikat ve araştırma boşunaymış. Boşuna tüm itiraflar, şahitlikler, delil Herhirî bunları gözüyle görmüştü. Hele son olarak şu rüşvet olayu. Adalet, adalet!.. Ha ha ha...

Şerif Paşa kaçırmış gibi durmadan gülüyordu. Askeri çağırdı ve üst perdeden emir verdi:

— Bütün Yahudileri hapisten salıverin. Yüce Vali Paşamızın emri böyle. Yaşasın adalet (!)..

Bu da, 5 Eylül 1840 Miladi tarihinde oluyordu... (Syf:130-135)

Kanun ve şeriat adamlarından bir grup müslüman toplandı. Hristiyanları da yanlarına aldılar. Mehmed Ali Paşa ve Ezher Şeyhine bir dilekçe yazarak, bu adaletsiz fermanın nakzedilmesini istemeyi kararlaştırdılar.Ancak bir zat onları uyardı:

— Sakın böyle birşey yapmayın. Yoksa kendinizi sonunun nereye varacağı belli olmayan maceraya atmış olursunuz, dedi. (Syf: 139-140)

Zabıt

4 Zilhicce, hicri 1255 (Milâdi 1840) Cuma günü: Mösyö Bodin Vilâyet Divânına başvurarak şu ikrarda bulunmuştur:

Evvelki gün, yani iki Zilhicce Çarşamba; Padre Tommaso, adeti üzere, ikindi vakti kiliseden çıkıp Yahudi Mahallesine doğru gitti. Maksadı; müteveffa Tranoba’nın terikesinin mezada çıkarılmış olduğunu bildiren ilânlardan birisini havranın kapısına yapıştırmaktı. Akşam yakını da hizmetçisi Abram, efendisinin geciktiğini görünce, onu aramak üzere Yahudi Mahallesine doğru gitti... 

Akşamleyin ise, Şam hastahanesinde eczacı Mösyö Santi, Tom Baha’dan emanet aldığı kitabı iâde için manastıra geldi. Kapıyı uzun uzun çalmasına rağmen cevap veren olmadı. Bunun üzerine döndü ve büyük kilisenin ruhbanına bahsetti. Ama pederin, hasta tedavisi ve fakirlerle ilgilenmesi sonucu gecikmiş olacağını tahmin etmişlerdi. Ertesi yani 3.3.1840 Perşembe günü ise bu manastırda ayine gelenlerden; erken gelenler mabedi kilitli görünce Tom Baha’nın henüz uyumakta olduğunu sanıp dönmüşler. Geç gelenler ise, ayinin bittiğini zannederek geri gitmişlerdi... Aynı gün öğle vakti de, bütün ruhbanlar Ekselans Misari’nin yemeğine davetli idi. Tabii Tom Baba da. Ama peder gelmediği gibi, nezaket icabı; niçin gelemediğini de haber vermemişü. Davetlilerin zihni bulandı. Tebaası olması nedeniyle durumu hemen Fransız Konsolosuna bildirip, araştırmasını istediler. Konsolos kiliseye varınca, halkın toplaştığını gördü. Topluluk pederin Yahudi Mahallesinde kaybolduğunu kabullenmişti. Konsolos, yandaki evin» merdiveninden tırmanarak manastıra girince, herşeyin yerli yerinde olduğunu, akşam yemeğinin de hazırlanmış olduğunu gördü. Bundan; bir soygun ya da suikast olmadığı, peder ve hizmetçisinin, hemen dönmek üzere evden ayrılmış olduğuna hükmetti.

Kayboluş olayının kilise haricinde cereyan ettiği belliydi. Bunların Yahudi Mahallesinde kaybolduğu kuvvet kazanmıştı. Çünkü o gün ikindi sonu Yahudi Mahallesinde görünen Tom Baba’nın ardından da hizmetçisi onu aramak için akşam yakını o mahalleye girmişti. Bundan önce veya sonra da artık kimse onları herhangi bir yerde görmemişti. Zaten herkes, çok yakından tanırdı Pederi. Çünkü o, herkesi tedavi eder, çiçek aşısı yapardı.Bu şartlar altında yüksek heyetinizin, Konsolosu uyararak Padre Tomaso’yu aramasına yardımcı olmanız bir lütuf olu...

Mösyö Bodin il divanındaki beyanı zapta geçirince meselenin derinlemesine incelenip açıklığa kavuşturulması kararlaştırıldı. Yahudi Mahallesine bir muhakkik gönderilip, şüpheli evler ve bazı belli Yahudi köşklerinin teftişi emrolundu. Ne yazık ki bu teftiş bir ipucu vermemişti. Bunun üstüne de Nimet Kassab ve İkbal Kallam adında iki Hıristiyanm ifadesi alındı... Bu iki kişi, Çarşamba günü ikindiden önce, Tom ve hizmetçisinin kaybolduğu Yahudi Mahallesinden geçerken, hizmetçinin koşarak gittiğini görmüşler. Böyle aceleyle nereye gittiğini sorduklarında; Yahudi Mahallesine gidip dönmemiş olan efendisini aramaya gitmekte olduğunu söylemiş...» 

Bu ifade ile de artık Peder’in Yahudi Mahallesinde kaybolduğu kanaati ağırlık kazandı. Teftişten de bir sonuç alınmadığına göre, Pederin bazı yerlere yapıştırdığı el ilânlarının incelenmesinden bir iz arama yolu kalmıştı. Bu karara varılınca, ilk önce Cuma gününe kadar yokken tam iki gün sonra yani Pazar günü havranın kapısında yapıştırıldığı görülen ilândan işe başlandı: Bu kâğıt da Pederin eliyle yazdığı kâğıtlardan biriydi. Ve orada berberlik yapan Yahudi Salamon’un dükkânının kapısına yapıştırılanla benzerlik arzediyordu. Hemen berber yakalanıp ifadesi alındı. Berber bu kâğıdı bizzat Pandre’nin kendisinin yapıştırdığını; biri kırmızı biri menekşe rengi iki raptiye kullandığını söyledi. Ona şunlar soruldu: Raptiyeler kâğıdın altında kaldığına göre rengini nasıl gördün. Bu kâğıt, Pederin elinin eremiyeceği kadar yüksekte olduğuna göre onu kim yapıştırmıştı?.. Berber burada saptırmaya kalkmış; gelip geçenlerin kâğıda dokunması yüzünden, düşmesin diye, kendisinin koparıp yükseğe astığını söylemiştir. Bu iddia üstüne de inceleme sürdürüldü. Fransız kilisesinin kapısındaki ilânın dört raptiyeyle tutturulmuş olduğu ve dördünün de beyaz olduğuna nazaran; bu kâğıttaki renkli taptiye dikkati çekiyordu. Çünkü bu tür renkli raptiyeyi Peder kullanmazdı. Beyaz raptiyeyi de sadece bu ruhbanın kullandığı tesbit edildi Bu yüzden de şüpheler berberin üzerine yoğunlaştı. Meseleyi kesinlikle bildiği belliydi. Bu yüzden tahkikat yeni baştan ele alındı. Berber yakalandı ve sıkıştırıldı. Sonunda birkaç kırbaç yiyince; her- şeyi detayıyla itiraf etti... Aşağıdaki ifâde önündür:

(Syf: 143-146)

Yahudilerin ayini: İnsan kanıyla yapılan, kutsal çörek


Hiç yorum yok

Küfür, hakaret içeren yorumlar, spam sayılarak kaldırılacaktır. Üçüncü şahıs ve kurumlara karşı yapılan yorumlar, yorum yapanın sorumluluğundadır. Sadece Gerçek dergisi ve editörleri bu yorumlardan sorumlu tutulamaz.